Zaman Gazetesi Yazarı, Davranış Bilimleri Uzmanı Dr. İlhami Fındıkçı düşüncelerimi yazmış


Düşüncelerine harfiyen katılıyorum sayın Dr. İlhami Fındıkçı.Yazıyı daha çok kişinin okuması ve faydalanması için burada paylaşıyorum buyrun;
Yalnızlık, yabancılaşma, kendi değerlerimizden uzaklaşma, aynı aile içinde anlaşamama, daralan insani değerlere inat yükselen şiddet, neredeyse hayatın her santimetrekaresini gölgeleyen cinsellik.

Küreselleşme baskısı, dünya insanını giderek daha fazla benzeştiriyor. Giderek aynı şeyleri yiyor, aynı markaları giyiyor, aynı filmleri izliyor, aynı sanal ortamları, programları, ikonları kullanıyoruz. Ruhsal bir ironi sanki. Yeryüzündeki yalnızlığımız, yabancılaşmamız ve öz değerlerimizden uzaklaşmamızla baş etmek için aynılaşıyoruz. Aynılaştıkça kendimiz olmaktan uzaklaşıyor, dönüşüyoruz. Öyle ki ailede, işyerinde ve toplumda insanlara en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde çatışıyor ve uzaklaşıyoruz. Çünkü, kendimizle iyi değiliz. İç barışımızda zedelenmeler var. Bizi biz yapan temel insani değerler ve ahlak anlayışında bir bocalama, bir zemin kayması var. İnsanı ayakta tutan ruh ve manevi değerler sisteminde erimeler var. Varlıklar âlemindeki yerimizi konumlandırmada çelişkilerimiz var.

İnsanı, kendisi olmaktan uzaklaştıran birçok faktör arasında genel olarak yayınları ve özellikle TV yayınlarını öncelikle vurgulamalıyız.

Gerçekten de son dönemlerde ülkemizdeki kimi görüntülü yayınların, giderek daha yoğun biçimde bireylerin içgüdülerine yöneldiğini görüyoruz. Bazı diziler, komedi programları, reklamlar, hatta tartışma programları, yıllar öncesinin Dallas dizilerini aratır hale geldi. İçgüdüler âleminin baş aktörü cinselliğin, Freud’un bile kemiklerini sızlatacak düzeyde hayatın merkezine yerleştiğini hayretle izliyoruz. İçgüdüsel tatminlere odaklanan ve evrensel insani değerler ile toplumsal ahlakı altüst eden kimi yayınlar; bireyin, ailenin ve toplumun ruh hayatındaki tahribatını ve yabancılaşmayı her geçen gün arttırıyor.

Berlin’deki konferansımızın sonundaki soruların çoğu da dillerini ve kültürlerini unutmamak için ısrarla izlenen dizilerdeki aile içi ahlaktan uzak, garip cinsel içerikli yönelimlerle ilgiliydi.

Sığ bir bakışla, arzu edilmeyen yayın izlenmesin denilebilir. Ama bu ayrımı yapamayacak konumdaki çocuk ve gençleri, içgüdülerinin baskısına yenik düşen yetişkinleri ne yapacağız?

Küçük bir inceleme yaptığımızda gördük ki bizdeki kimi yayınlar, dünyadaki örneklerin çok ilerisinde ve doğrudan ailenin sosyal dokusunu yıpratan kronik bir sorun haline gelmiş.

“Kötü adam”, “kahraman” oldu

Dizinin birinde yaşlı adamın genç eşi, adamın yeğeniyle birlikte. Adamın genç kızı da bu yeğene âşık. Evin dadısı da yaşlı adama tutkun. Hâsılı kelam, kimin eli kimin cebinde belli değil. Bir diğerinde iki ortak işadamı, çalışanları olan bayana tutuluyor ve cinsel içerikli bir köşe kapmacadır gidiyor. Çocuklara yönelik bir dizide, evin 10 yaşındaki oğlu, babasına; “gençliğin artık cinsellik tabusunu yok ettiğini, ahlak kavramının eskide kalan bir uydurma” olduğunu söyleyiveriyor. Cinsellik, kimi tartışma programlarının da baş konusu. Bir ünlünün ağırladığı diğer ünlü, evliyken yaptığı kaçamaklardaki ustalığını ve bu işin püf noktalarını anlatıyor uzun uzun. Kimi reklamlar da cinselliği, daha ergen bile olamamış çocukların masum dünyalarına indirgemenin telaşında.

Daha da vahim olanı, toplumsal ahlakın dışına düşen bu tür cinsel ilişkilerin adeta teşvik ediliyor algısıdır. Öyle ki izleyici aile, dizideki gayri ahlaki ilişkinin muhataplarca fark edilmemesi için neredeyse dua edecek konuma gelebiliyor. Cinselliğin egemenliğinde bir hayat yaşayan, uyum ve davranış sorunu olan “kötü adam”, kahraman olarak teşvik görüyor.

Bir komedi programındaki skeçlerden biri; insan ilişkileri ve iletişim bakımından çevremizdekilerin ne kadar dürüst ve gerçekten ne kadar yanımızda olduklarını sorguluyor. Konu, günümüz insanının önemli sorunlarından biri. Ama araya sıkışan algının tahribatı, yüzleri kızartıyor: 20 yıldır oğluna sahip çıkmamış gencin babası oğluna; “annen amcanla kırıştırdı” diyor. Genç, hayretle aynı sahnedeki annesi ve amcasına dönüyor. Anne, “Evet, ben o dönemde ilgisiz kalmıştım, amcan benimle ilgileniyordu, boşluğu doldurdu, hem amca baba yarısıdır.” diyor. En küçük bir utanma belirtisi göstermeyen pişkin amca, beden dili ile onaylıyor olanları. Diyalogda hatalarımız olabilir ama olay, mealen böyle. Değer yüklü sözlerimiz bile cinsel arzuların emrinde.

Toplumsal duyarlılığı ile milyonların gönlüne girebilmiş bir sanatçıdır Yılmaz Erdoğan. Programının, giderek cinsellik odaklı yönelişinin oluşturduğu yanlış algı, muhtemelen onun da dikkatinden kaçmıştır.

Kimi yayınların oluşturduğu bu tür algıların, kişilik oluşumu sürecindeki çocuk beyinlerdeki karmaşayı, yetişkinlerin ruh dünyasında oluşturduğu çelişkiyi ve nihayet günümüz insanının giderek daralan, renksizleşen, rutinleşen, ötekileşen, tükenen ruh dünyasının daha da karartılmasını görmezden gelemeyiz. Bu tür yayınlar, sadece ülkemiz insanı, yerleşik kültürümüz bakımından değil, tüm dünya insanı için evrensel insani değerlere ve ahlaka denk düşmeyen bir yöneliştir.
Her fırsatta içgüdüsel zaafların kullanılması, mikroplu kanın kılcal damarlarda yayılması misali, insanlığın ortak ahlaki değerlerini yavaş yavaş zayıflatıyor, yıpratıyor. Değersizliği, bir değer haline getiriyor.

Adeta bir akıl tutulmasına dönüşen reyting derdi, birey, aile ve toplumun ruh sağlığının önüne geçiyor. Bu durum, ahlaki erimenin yanında kişisel ihtiyaçların tatmin alanını değiştirmekte ve maalesef sessiz ve derinden hormonlu bir benlik oluşumuna da neden olmaktadır.

Reyting derdi ve akıl tutulması

Bilindiği gibi kişiliğin üç temel ihtiyaç alanı; içgüdüler, zihin ve ruhtur. İçgüdüsel ihtiyaçlar, herkes için geçerli olup; yeme, içme, korunma, barınma, cinsellik gibi doğrudan kişinin bedenine ve benliğine ilişkin arzuların tatmin alanıdır. İkinci seviye içgüdüsel ihtiyaçların, mantık süzgecinden geçirildiği zihinsel tatmin alanıdır. Nihayet en üst seviye olan ruhsal alan, gerek içgüdüsel gerekse mantıksal ihtiyaçların, toplumun beklentileri ışığında tatmine kavuşturulduğu düzeydir. Yayınların en kolay yol olan içgüdülere yönelmeyi bırakıp, bireyin zihnine ve ruhuna hitap edebilmesi gereklidir.

Asla yalnız yürümeyeceksin

Aksi halde bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de ahlak erozyonu yaşayan, şiddetin kapsama alanına giren, evlerini terk eden, ruh sağlıkları bozulan, madde bağımlısı olan, eşlerinden boşanan bireyler giderek çoğalacaktır. Bütün maddi zenginliğine karşılık, 2003’ten beri depresyon tedavisi gören ve girdiği ruhsal daralmadan, trenin önüne atlayarak kurtulmaya çalışan ve yaşamına son veren ünlü Alman futbolcu Robert Enke gibi. Hayatta yalnız olan Enke’nin cenazesi, “Asla Yalnız Yürümeyeceksin (You’ll Never Walk Alone)” şarkısı eşliğinde kaldırıldı.

Unutulmamalıdır ki tek tek bireylerin ruh sağlıkları ve temel ahlaki değerleri korunduğu oranda aile ve toplumun ruh sağlığı korunabilir. Nitekim parçalanmış kişilikler, bilgi çağının tüm kazanımlarına rağmen dağılmış ailelere ve parçalanmış bir topluma yol açacaktır.

Zaaflarını kullanarak ucuz ve kısa yoldan insanlara ulaşan; içgüdüsel arzularını alabildiğince şişiren; benliklerini, dünyaya kör olacak kadar büyüten; bireyselliği, ötekileri ezecek hale getiren; toplumsal ahlak ve evrensel insani değerlere sırtını dönen yayınların acilen otokontrole ihtiyacı vardır. Aksi halde izleyiciler olarak; gayri ahlâkî davranışları olan, sorunlu tipleri giderek daha çok korumaya, alkışlamaya yöneleceğiz ve benzeyeceğiz.
Kaynak: Zaman

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s