İsmet Özel 15 Mart 2017 tarihli köşe yazısı


Arnavuti Zoti veya Nereden Çıktı Bu Kuyruklu Kürtler? (II)

Eğer XX. Hıristiyan asrının ilk çeyreği kapanmadan vuku (meydana gelme) bulan Sakarya Meydan Muharebesi aleyhimize sonuç verseydi bugün biz Türklerin adı sadece ansiklopedilerde anılacaktı. Keşke! diyenleri işitir gibiyim. Varsa sözüm demeyenleredir. Hakikatin neye, gerçeğin neye tekabül ettiğini tahayyül (hayal) bile etmekten aciz mahlûkatın (bütün yaratıkların) ekseriyeti (çoğunluğu) teşkil ettiği (oluşturduğu) ülkede hâlâ Türk adının devam etmesinden bir anlam çıkarılabilir mi? Tarih bir şey söylüyor. Öğrenmeği öğrenmiş olana tarih Türklük davasının İslâm davasından başka bir şey olmadığını bildiriyor. Hangi dilde söylüyor bunu ve o dili bilenin kursağında ne var? İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Tarihin Türklüğe mahsus vasıfları millî varlığı Türklerin zulmü sebebiyle zarar görmüş her hangi bir unsurun kulağına söylemesinin imkânı yok. Türk kime, hangi sebeple zulmetti? Böyle bir suale tarih cevap verir mi? Tarihin ümüğüne basıp işkence ederek ve/veya tarihe rüşvet verip ahlaksız tekliflerde bulunarak ona neler söyletilebilir?

ismet özel köşe yazısı
İsmet Özel

Kaba kuvvet ve para… Aynı şeyin iki yüzüdür bunlar. Böyle olduğu için tarih boyunca ne haydutluğu, ne de ticareti birbirinden uzak tutmağa bir kimsenin gücü yetebilmiştir. Dünyevî iktidar dediğimiz şey kaba kuvvet ve paranın hangi nispette olursa olsun birbiriyle telif (uyuşmalarını sağlama) edildiği alanda kararına kavuştu. Kula kulluğu allayıp pullayan dünyevî iktidar İblis’ in Âdem aleyhisselâm’a secde etmeği reddettiği andan itibaren her cins insanı bir kirden alıp başka bir kire bulaştırdı. Şiir doğmasaydı iktidarlar zulmünün habis (çok tehlikeli, öldürücü) kıskacına düşmüş insanlığın nefes almasına da imkân doğmayacaktı. Tarih içinde şiirin parlamasıdır insana mücadele şevki veren. Tarihlenmiş şiirin paraya ve kaba güce karşı panzehir vasfıyla belirip parlaması insanlığın nefessiz kalıp boğulmasına engel oldu. Kimileri kendilerinin de bir parçası oldukları kaba güç ve para habasetine (alçaklık) bahane bulmak için tarihin galipler tarafından yazıldığını söyler. Tarihi galipler yazar hükmünü benimsemek aslı olmayan bir şeyin asıl yerine geçmesine itirazdan feragat etme (hakkından vazgeçme) anlamına gelmekle kalmaz, güçten ve paradan medet ummanın varacağı yer hakkın tecellisi (görünme, belirme) karşısında nâdanlık (câhil, bilmez, bilgisiz) ve bîgâneliktir (kayıtsız, ilgisiz, alâkasız, lâkayt).

İnsanın muhtaç olduğu hayatiyeti galiplerin yazmaktan imtina (kaçınma) ettikleri, isteseler bile yazamayacakları tarih yüklendi. Nitekim vakti gelip Kur’an nâzil (inmek, nüzul etmek) olunca hakkın tecellisi hususundaki gevşekliğe son verme fırsatı insanoğlunun eline geçmiş oldu. Kur’an-ı Kerîm’e rağmen galiplerin yazdığı tarih âlemin ağzına sakız olmaktan geri durmadı. Müslüman bu akıntıya kapılsa da Mü’min tarih yükünden vazgeçmedi. Mü’min de bir şey çiğniyor, onun da hem dilinin üstünde, hem dilinin altında bir şey, bir şeyler var. Mü’minin çenesini kıpırdar gören bilsin ki, onun ağzında cümle âlemin çiğnemekte beis görmediği sakız değil sadece helâl lokma vardır. Her kim ki, küfre rıza göstermemiştir, o kişi Büyük Millet Meclisi’nin uhdesine (sorumluluğuna bırakmak) önce Saltanat, bilahare (daha sonra) Hilafet tevdi (teslim etme, emânet etme, verme) edildiğini akıldan çıkarmaz. O halde Türk olarak vazife hissimiz bizi hangi münasebetlerin milleti önce Saltanatla, bilahare Hilâfetle merbut (bağlı, bağlanmış, raptedilmiş) kıldığına dair bilgiye ve bilince kavuşma çabasına sürüklüyor. İnsanın bünyesi sakızı yutarsa neye, helâl lokmayı yutarsa neye maruz kalır? That’s the question.

Galiplerin yazdığı dışında hayata razı gelen tarih karşımıza hakkın tecellisi istikametinde çalışma gösterdiğimiz sırada çıkar. Hakkın tecellisi yönünde yapılan her şey bâtılın yürürlük gücünü azaltan her şeydir. Neden böyledir? Çünkü tarih yazmağa cüret eden galipler denince İblisliğe özenenleri anlıyor olmamız lâzım. Yani Kur’an-ı Kerîm’e alenen veya zımnen (üstü kapalı şekilde) itiraz eden herkesi. Bunların bazılarının Müslüman kılığına bürünmüş olmaları tarihsizliğe ve dolayısıyla talihsizliğe sebep olduysa gerçek ve hakikat arasındaki bariz çizgiye zarar vermeyelim. Agah (uyanık, basîret sâhibi, sırlara vâkıf, müteyakkız) olmak Türklerin XIII. Hıristiyan asrında vatan sahibi olmalarına ve XX. Hıristiyan asrının ilk çeyreğinde bu vatanı bir İstiklâl Harbi vererek elde tutma ısrarında bulunmalarına Kur’an Devleti ihtiyacını şu veya bu sebeple duyanların sebep olduğunu bilmeği gerektirir. İstiklâl Harbimiz arzın sathından (yeryüzü) İslâm’ı silmek isteyenlere karşı, yani İslâm’ı bir siyasi teşkilâttan ve bir askeri güçten mahrum bırakmak isteyenlere karşı verildi. Hayır, böyle olmadı diyen herkes kasıtlı yanılsamalara kurban gitmiştir.

Kasıtlı yanılsama yalanın üç çeşidinden biridir. Üç çeşit yalan dediğimizde önce akla durumu kurtarmak için her ortamda söylenen, söylenebilen yalan gelir. İkincisi sadece mahkemelerde değil, bütün düzenbazlıklar çerçevesinde yalancı şahitlerin söylediği yalandır. İstatistikler üçüncü çeşit yalan içine girer. Gönlünüz çekerse dün söylediğiniz yalanın beş bin yıl önce söylenmiş ve bayatlamış yalanın tıpa tıp aynısı olduğunu kolayca fark edersiniz; ama nerede sizde o gönül? Öteden beri ıslah olmaz bir gönülden bahis açıyorlar. Siz salih bir gönle talip olup doğru söylemeği deneyecek olursanız bunun ne kadar yeni bir şey olduğuna kendiniz bile hayret edeceksiniz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s