Etiket: gardaş

gel gardaş zamana uymasını bil / biraz gulak verip duymasını bil

Zaman sana uymaz boşa çalışma
Gel gardaş zamana uymasını bil
El aklıynan gezip boşa dolaşma
Gel gardaş zamana uymasını bil
Dost dost dost dost dost
Biraz da kendine gelmesini bil
Dost dost dost dost dost
Gel gardaş zamana uymasını bil
Dost dost dost dost dost

Her yörüyen il eline gidiyo
Bilmem okudun mu ilim ne diyo
Dedesini torunları ye diyo
Gel gardaş zamana uymasını bil
Dost dost dost dost dost
Çocuğun yüzüne gülmesini bil
Dost dost dost dost dost
Gel gardaş zamana uymasını bil
Dost dost dost dost dost

Datli gonuş dinlesinler sözünü
Gül ki gören seyresin yüzünü
Zaten hak biliyo senin özünü
Gel gardaş zamana uymasını bil
Dost dost dost dost dost
Aynı hakkın eşit olmasını bil
Dost dost dost dost dost
Gel gardaş zamana uymasını bil
Dost dost dost dost dost

Cehalet şu bana neler eyledi
Boş yere bağladı boşa eyledi
Garip bu sözleri sana söyledi
Gel gardaş zamana uymasını bil
Dost dost dost dost dost
Sana söylenenin duymasını bil
Dost dost dost dost dost
Gel gardaş zamana uymasını bil
Dost dost dost dost dost
Biraz gulak verip duymasını bil
Dost dost dost dost dost

Muhsin Yazıcıoğlu’nu Anlatan Mektup ‘Gardaş’

Muhsin Başkan’ın, muhatabına hitap şekli buydu. Koyu bir Orta Anadolu vurgusuyla ve sıcak bir ses tonuyla karşısındaki ile muhabbete “gardaş…” diye başlardı. Duygu ortaklığını bu kelime ile yakalar ve sık sık tekrarlayarak sürdürürdü. “Duygudaşlık”… “Fikirdaşlık” değil. Galiba fikrin pek önemi de yoktu.

Muhsin Yazıcıoğlu’nu kavga esnasında tanımıştım. Kavga sona erdikten, fikirler darmadağın olduktan sonra da devam eden yakınlığımızı bu duygu ortaklığına bağlardım. 70’li yıllarda girdiğimiz kavga üzerine uzun yıllar düşündüm. Sosyal bilimlere aç bir kurt gibi dalmamın arkasında, yaşadıklarımıza anlam verme çabası vardı. Düşünce sembollerle gelişiyor. Muhsin Başkan da elverişli bir semboldü.

Bir hanımın yanında başını yerden kaldıramayan Anadolu delikanlısının, sabit gözlerle bir yere bakması lâzımdı. Cemiyet içinde konuşurken ellerini koyacak yer bulamayanların tutacakları bir şeyler lâzımdı. Sabit gözlerle ideolojilerin ütopyalarına dalmışken, güzel bir çift göze çaktırmadan bakarak bir şeyler söylemek mümkündü. Size fazla gelen, koyacak bir yer bulamadığınız ellerinize önce bir sopayı sonra da 7.65 mm çapında bir silahı aldığınızda sosyofobiniz de kayboluyordu. Neden kavga ettik, sorusuna bugün verdiğim cevap bu. Bir nedeni yoktu. Paylaşamadığımız bir şey yoktu. Sadece kavga etmemiz gerekiyordu. Bahaneler çoktu. Sebepler değil, kavganın kendisi önemliydi. Sesimizi kimse duymuyordu. Gerçi pek konuşmayı da beceremiyorduk. Konuşmak yerine dövüşmeyi tercih ettik.

Muhsin Başkan’ın “gardaş” hitabı, size benzeyenlerle sırt sırta vererek üzerinize düşmanca gelen her şeye karşı direnme çağrısıydı. Düşmanca olan sol ideolojiler değil, şehirlerin soğuk yüzüydü. Batı Anadolu’dan, Trakya’dan gelen ve dağarcığında “gardaş” kelimesi bulunmayan arkadaşlarımızın da, kestirmeden bu frekansa geçmesi, bu kelimedeki duygudaşlık yükünün eseriydi.

Önceki gün yazdığım yazıya, 70’li yılları bizim tam karşı kutbumuzda yaşayanlardan tepkiler geldi. Hürriyet gazetesinin, dün itibarıyla değişen ve Muhsin Yazıcıoğlu’na düşmanlık yayan yayınını da, aynı çevrenin eseri olarak gördüm. Haksızlık ediyorlar. Yazdıklarım için “Muhsin Yazıcıoğlu ile birlikte solcuları nasıl dövdüğünü anlatıyor.” diyorlar. Ben kimseyi dövmedim, ama epeyce dayak yedim. Ama biz solcuları öldürdük. Tıpkı solcuların da bizi öldürdüğü gibi. O yıllarda bu kavgada çoğu genç tam 5 bin insan hayatını kaybetti. Geride kalan acıları ve istikbali kararanları da unutamayız. Kavgayı bizler çıkartmadık. “Bizler” derken solu da kastediyorum. Ama kendimizi bir “gardaş” kavgası içinde bulduk. Artık hepsi geride kaldı. Bugüne intikal eden sadece Ergenekon çetesi var. Benim Ergenekon’a duyduğum öfkenin arkasında da bu 5 bin kişinin hayatı duruyor.

Hrant Dink cinayeti üzerine Muhsin Başkan ile Zaman’da yayımlanan bir röportaj yapmıştım. Amacım, provokasyonları önlemek için ondan mesajlar almaktı. Ona Hrant’tan bahsetmiş, tam bir Anadolu delikanlısı olduğunu anlatmıştım. Karşılaşmış olsalardı mutlaka “gardaş” diye hitap ederdi. Dink’in arkasından yazdığı şiiri okumuştu. Şu satırları unutmadım: “Kan sızıyor Fırat’ın delinmiş tabanından toprağıma/Bağrımdaki bütün Mehmetler ağlıyor/Oğlunun adını Fatih koyan bütün Ermenilerle birlikte.”

Önceki ay, “Son ülkücü” ile birlikte, Karşıyaka Mezarlığı’nda ülkücülerin mezarlarıyla birlikte Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın mezarlarını da saygı içinde ziyaret etmiştik. Bugün, Muhsin Yazıcıoğlu’nun hatırasına, eski solcuların da saygı göstermesini bekleyecek kadar kendime ve o nesle güveniyorum.

Muhsin Başkan’ı sevenlere Türkiye’den kaçarak hayatını Meksika’da sürdüren bir sosyalistten aldığım mektuptaki şu “gardaş”ça satırları aktarıyorum: “Liderinizin, ideolojik olarak hemen hiçbir şey paylaşmadığım Sayın Yazıcıoğlu’nun üzüntü verici şekilde yitirilmiş olmasına içtenlikle üzülen bir sosyalistten duygudaşça bir gönderi almak belki kederinizi bir nebze olsun azaltır düşünce ve umuduyla yazıyorum bu sözcükleri. Akıllarını ve vicdanlarını ideolojinin körleştirici kuyularında yitirmemiş olanlar, tutarlığından, ilkelerinden, yiğitlikten ödün vermeyen insanların varlığını yadsımazlar -böylesi erdemlere sahip olan insan düşünce bazında kendilerinden çok çok uzak da olsa. Sayın Yazıcıoğlu tutarlı, ilkeli, yiğit bir insandı, buna kuşkum yok, üzüntüm bundan, üzüntüm içten.”

Kaynak:HABER7