Etiket: yazı

Katsayı mağdurları ne yapmalı? Zaman Gazetesi Yazarı Bülent KORUCU’nun yazısı

Danıştay’ın yetkisini ve donanımını aşan katsayı kararları üzerine ‘ne yapabiliriz?’ soruları çoğaldı.

Meslek liseliler ve alan değiştirme teşebbüsünde bulunmuş düz liseliler düşünüldüğünde yüz binlerce öğrenci, belirsizliğin kucağına itildi. Demokratik hukuk devleti iddiasını anayasanın değişmez maddelerine yazan bir ülkede yol belli: Demokratik tepki ve hukuk. Demokratik tepkinin kanallarının başında siyasî partiler geliyor. Yerel teşkilatlar ve genel merkezler nezdinde kamuoyu baskısı oluşturulabilir. Normal demokrasilerde sokak eylemleri demokratik tepki şekli olmakla birlikte, bizde araya karışabilecek provokatörler düşünüldüğünde ters sonuçlar doğurabilir. Demokrat gazeteci ve yazarların desteğini alabilecek adımlar atılmalı; bilgi verilerek ilgilenmeleri sağlanabilir. Yüzlerce mesajla posta kutularını doldurup insanları canından bezdirmek doğru değil. Kaş yapayım derken göz çıkarabilir ve insanları kızdırabilirsiniz.

Gelelim hukukî yollara… Karar vesilesiyle mağdur olduğuna inanan kişiler veya bunların velayetini haiz olanlar müdahillik talebinde bulunabilir. Endüstri meslek lisesi öğrencisi Ömer Faruk Benli’nin talebi mahkemece haklı bulunarak müdahilliği kabul edildi. Davacı İstanbul Barosu’nun talebini yerinde gören Mahkeme’nin, mağdurları reddetmesi, tarafsızlığına ‘telafisi imkânsız’ zararlar verecektir. Yükseköğretim Kurulu’nun kararından doğrudan veya dolaylı olarak menfaat ihlali bulunmadığı ve bu sebeple dava ehliyeti olmadığı halde baronun müracaatı kabul edildi. Sadece eski katsayı uygulamasından değil, oluşan belirsizlikten dolayı maddî ve manevî mağduriyet oluştuğu inkâr edilemez. Danıştay’ın verdiği yürütmeyi durdurma kararı söz konusu kayıpları telafisi imkânsız şekilde büyüteceğinden hareketle hem itiraz hem de müdahillik talep edilebilir. Mahkeme, hukukî menfaatin varlığına karar verirse, davalının yanında davaya iştirak edilebilir. Davaya katılanların (müdahillerin) yetkileri sınırlı olup, katıldığı kişiye yardımcı konumdadır. Uygulamada, taraflardan biri yanında davaya katılmak isteyenler, yürütmenin durdurulması taleplerinde bulunuyorlar. Bu başvurunun tabii bir sonucu olarak, yürütmenin durdurulması kararına da itiraz edebilir. Sadece son karara itiraz, temyiz, reddihâkim vs. gibi usul muamelelerinde bulunamaz. Bir de davaya katılanlar lehine veya aleyhine yargılama giderine de hükmedilemez.

İnternette yazımın altında matbu dilekçe örneğini bulabilirsiniz. Ancak şu kadarını söyleyeyim, dilekçeyi gerçekten ikna edici şekilde yazmak faydalı olur. Menfaatine halel geldiğine dair somut ifadeler kullanmak neticeye etki edebilir. Fakat asıl sorun, hak arama konusundaki ahesterevliğimiz. Ya yol bilmediğimizden ya da devlet kapısında sürünmek istemediğimizden, hakkımızın peşinden yeterince gitmiyoruz. Çeşitli meslek liseleri ve düz liselerden on binlerce mağdur bu yolla sesini yükseltirse duyarsız kalınamaz. Danıştay’a ulaşacak itiraz ve müdahillik dilekçelerinin en selametli usul olduğu kanaatindeyiz. Cılız tepkiler ise davacının haklılığına olmasa bile güçlülüğüne delalet ediyor. Ağlamayana mama verilmemesi de bir realite olarak önümüzde duruyor.

Tepkisizliğin en somut yansımalarından biri, ‘Meslek lisesi memleket meselesi’ diyen iş dünyasının sesini yükseltmemesi. Diğer bazı sosyal sorumluluk projelerinde olduğu üzere ‘mış gibi’ mi yapıyorlar acaba? TÜSİAD ve TOBB gibi iş dünyasının önde gelen kurumsal yapılarının sessizliğini izahta zorlanıyorum. 28 Şubat sürecinde ‘silahsız kuvvetler’ olarak göreve çağrılan kurumlar, yönetimleri değişmesine rağmen üstlerindeki ölü toprağını atmakta zorlanıyor. Sefer görev emirlerinin iptal edildiğini düşünüyoruz. Umarım yanılmıyoruzdur.

NOT: Endüstri meslek lisesi öğrencisi Ömer Faruk Benli’nin talebi mahkemece haklı bulunarak müdahilliği kabul edildi.

>>ÖRNEK ŞİKAYET DİLEKÇESİNİ İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ<<

Kaynak: Zaman

Zaman Gazetesi Yazarı, Davranış Bilimleri Uzmanı Dr. İlhami Fındıkçı düşüncelerimi yazmış

Düşüncelerine harfiyen katılıyorum sayın Dr. İlhami Fındıkçı.Yazıyı daha çok kişinin okuması ve faydalanması için burada paylaşıyorum buyrun;
Yalnızlık, yabancılaşma, kendi değerlerimizden uzaklaşma, aynı aile içinde anlaşamama, daralan insani değerlere inat yükselen şiddet, neredeyse hayatın her santimetrekaresini gölgeleyen cinsellik.

Küreselleşme baskısı, dünya insanını giderek daha fazla benzeştiriyor. Giderek aynı şeyleri yiyor, aynı markaları giyiyor, aynı filmleri izliyor, aynı sanal ortamları, programları, ikonları kullanıyoruz. Ruhsal bir ironi sanki. Yeryüzündeki yalnızlığımız, yabancılaşmamız ve öz değerlerimizden uzaklaşmamızla baş etmek için aynılaşıyoruz. Aynılaştıkça kendimiz olmaktan uzaklaşıyor, dönüşüyoruz. Öyle ki ailede, işyerinde ve toplumda insanlara en çok ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde çatışıyor ve uzaklaşıyoruz. Çünkü, kendimizle iyi değiliz. İç barışımızda zedelenmeler var. Bizi biz yapan temel insani değerler ve ahlak anlayışında bir bocalama, bir zemin kayması var. İnsanı ayakta tutan ruh ve manevi değerler sisteminde erimeler var. Varlıklar âlemindeki yerimizi konumlandırmada çelişkilerimiz var.

İnsanı, kendisi olmaktan uzaklaştıran birçok faktör arasında genel olarak yayınları ve özellikle TV yayınlarını öncelikle vurgulamalıyız.

Gerçekten de son dönemlerde ülkemizdeki kimi görüntülü yayınların, giderek daha yoğun biçimde bireylerin içgüdülerine yöneldiğini görüyoruz. Bazı diziler, komedi programları, reklamlar, hatta tartışma programları, yıllar öncesinin Dallas dizilerini aratır hale geldi. İçgüdüler âleminin baş aktörü cinselliğin, Freud’un bile kemiklerini sızlatacak düzeyde hayatın merkezine yerleştiğini hayretle izliyoruz. İçgüdüsel tatminlere odaklanan ve evrensel insani değerler ile toplumsal ahlakı altüst eden kimi yayınlar; bireyin, ailenin ve toplumun ruh hayatındaki tahribatını ve yabancılaşmayı her geçen gün arttırıyor.

Berlin’deki konferansımızın sonundaki soruların çoğu da dillerini ve kültürlerini unutmamak için ısrarla izlenen dizilerdeki aile içi ahlaktan uzak, garip cinsel içerikli yönelimlerle ilgiliydi.

Sığ bir bakışla, arzu edilmeyen yayın izlenmesin denilebilir. Ama bu ayrımı yapamayacak konumdaki çocuk ve gençleri, içgüdülerinin baskısına yenik düşen yetişkinleri ne yapacağız?

Küçük bir inceleme yaptığımızda gördük ki bizdeki kimi yayınlar, dünyadaki örneklerin çok ilerisinde ve doğrudan ailenin sosyal dokusunu yıpratan kronik bir sorun haline gelmiş.

“Kötü adam”, “kahraman” oldu

Dizinin birinde yaşlı adamın genç eşi, adamın yeğeniyle birlikte. Adamın genç kızı da bu yeğene âşık. Evin dadısı da yaşlı adama tutkun. Hâsılı kelam, kimin eli kimin cebinde belli değil. Bir diğerinde iki ortak işadamı, çalışanları olan bayana tutuluyor ve cinsel içerikli bir köşe kapmacadır gidiyor. Çocuklara yönelik bir dizide, evin 10 yaşındaki oğlu, babasına; “gençliğin artık cinsellik tabusunu yok ettiğini, ahlak kavramının eskide kalan bir uydurma” olduğunu söyleyiveriyor. Cinsellik, kimi tartışma programlarının da baş konusu. Bir ünlünün ağırladığı diğer ünlü, evliyken yaptığı kaçamaklardaki ustalığını ve bu işin püf noktalarını anlatıyor uzun uzun. Kimi reklamlar da cinselliği, daha ergen bile olamamış çocukların masum dünyalarına indirgemenin telaşında.

Daha da vahim olanı, toplumsal ahlakın dışına düşen bu tür cinsel ilişkilerin adeta teşvik ediliyor algısıdır. Öyle ki izleyici aile, dizideki gayri ahlaki ilişkinin muhataplarca fark edilmemesi için neredeyse dua edecek konuma gelebiliyor. Cinselliğin egemenliğinde bir hayat yaşayan, uyum ve davranış sorunu olan “kötü adam”, kahraman olarak teşvik görüyor.

Bir komedi programındaki skeçlerden biri; insan ilişkileri ve iletişim bakımından çevremizdekilerin ne kadar dürüst ve gerçekten ne kadar yanımızda olduklarını sorguluyor. Konu, günümüz insanının önemli sorunlarından biri. Ama araya sıkışan algının tahribatı, yüzleri kızartıyor: 20 yıldır oğluna sahip çıkmamış gencin babası oğluna; “annen amcanla kırıştırdı” diyor. Genç, hayretle aynı sahnedeki annesi ve amcasına dönüyor. Anne, “Evet, ben o dönemde ilgisiz kalmıştım, amcan benimle ilgileniyordu, boşluğu doldurdu, hem amca baba yarısıdır.” diyor. En küçük bir utanma belirtisi göstermeyen pişkin amca, beden dili ile onaylıyor olanları. Diyalogda hatalarımız olabilir ama olay, mealen böyle. Değer yüklü sözlerimiz bile cinsel arzuların emrinde.

Toplumsal duyarlılığı ile milyonların gönlüne girebilmiş bir sanatçıdır Yılmaz Erdoğan. Programının, giderek cinsellik odaklı yönelişinin oluşturduğu yanlış algı, muhtemelen onun da dikkatinden kaçmıştır.

Kimi yayınların oluşturduğu bu tür algıların, kişilik oluşumu sürecindeki çocuk beyinlerdeki karmaşayı, yetişkinlerin ruh dünyasında oluşturduğu çelişkiyi ve nihayet günümüz insanının giderek daralan, renksizleşen, rutinleşen, ötekileşen, tükenen ruh dünyasının daha da karartılmasını görmezden gelemeyiz. Bu tür yayınlar, sadece ülkemiz insanı, yerleşik kültürümüz bakımından değil, tüm dünya insanı için evrensel insani değerlere ve ahlaka denk düşmeyen bir yöneliştir.
Her fırsatta içgüdüsel zaafların kullanılması, mikroplu kanın kılcal damarlarda yayılması misali, insanlığın ortak ahlaki değerlerini yavaş yavaş zayıflatıyor, yıpratıyor. Değersizliği, bir değer haline getiriyor.

Adeta bir akıl tutulmasına dönüşen reyting derdi, birey, aile ve toplumun ruh sağlığının önüne geçiyor. Bu durum, ahlaki erimenin yanında kişisel ihtiyaçların tatmin alanını değiştirmekte ve maalesef sessiz ve derinden hormonlu bir benlik oluşumuna da neden olmaktadır.

Reyting derdi ve akıl tutulması

Bilindiği gibi kişiliğin üç temel ihtiyaç alanı; içgüdüler, zihin ve ruhtur. İçgüdüsel ihtiyaçlar, herkes için geçerli olup; yeme, içme, korunma, barınma, cinsellik gibi doğrudan kişinin bedenine ve benliğine ilişkin arzuların tatmin alanıdır. İkinci seviye içgüdüsel ihtiyaçların, mantık süzgecinden geçirildiği zihinsel tatmin alanıdır. Nihayet en üst seviye olan ruhsal alan, gerek içgüdüsel gerekse mantıksal ihtiyaçların, toplumun beklentileri ışığında tatmine kavuşturulduğu düzeydir. Yayınların en kolay yol olan içgüdülere yönelmeyi bırakıp, bireyin zihnine ve ruhuna hitap edebilmesi gereklidir.

Asla yalnız yürümeyeceksin

Aksi halde bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de ahlak erozyonu yaşayan, şiddetin kapsama alanına giren, evlerini terk eden, ruh sağlıkları bozulan, madde bağımlısı olan, eşlerinden boşanan bireyler giderek çoğalacaktır. Bütün maddi zenginliğine karşılık, 2003’ten beri depresyon tedavisi gören ve girdiği ruhsal daralmadan, trenin önüne atlayarak kurtulmaya çalışan ve yaşamına son veren ünlü Alman futbolcu Robert Enke gibi. Hayatta yalnız olan Enke’nin cenazesi, “Asla Yalnız Yürümeyeceksin (You’ll Never Walk Alone)” şarkısı eşliğinde kaldırıldı.

Unutulmamalıdır ki tek tek bireylerin ruh sağlıkları ve temel ahlaki değerleri korunduğu oranda aile ve toplumun ruh sağlığı korunabilir. Nitekim parçalanmış kişilikler, bilgi çağının tüm kazanımlarına rağmen dağılmış ailelere ve parçalanmış bir topluma yol açacaktır.

Zaaflarını kullanarak ucuz ve kısa yoldan insanlara ulaşan; içgüdüsel arzularını alabildiğince şişiren; benliklerini, dünyaya kör olacak kadar büyüten; bireyselliği, ötekileri ezecek hale getiren; toplumsal ahlak ve evrensel insani değerlere sırtını dönen yayınların acilen otokontrole ihtiyacı vardır. Aksi halde izleyiciler olarak; gayri ahlâkî davranışları olan, sorunlu tipleri giderek daha çok korumaya, alkışlamaya yöneleceğiz ve benzeyeceğiz.
Kaynak: Zaman

neler oluyor?

Çoook uzun bir aradan sonra yeni bu son diyerek başlıyorum yazmaya:)

Seo yarışması şuan için ne durumda? Biz neler yapıyoruz? Amacımız ne? Bu yazıyı neden yazıyorum? tarzı soruların cevabını yazıyı okuduğunuzda anlayacağınızı ümit ediyorum.

Yarışma genel olarak iyi, 2-3 hafta önce olağanüstü şeyler olabilir diyordum ama henüz hiç bişey olmadı. böyle giderse olacağını da sanmıyorum.

2 Gündür birincilik koltuğundan kalkmış durumdayız.Daha öncede olmuştu.Peki bu bir dalgalanma sonucu mu oluyor? Bence hayır.Google sadece siteleri sınıyor.Yani birincilikte iken site genel anlamda iyi peki birinci olmazsa yine bu kadar iyi olabilecek mi? diyerek siteleri sınadığı kanaatindeyim.

Seo yarışması ile pek ilgilen(e)miyorum.Zira vakit bulamıyorum hemde sürekli ilgilenmek istemiyorum.Sıralamayı bile arada bir kontrol ediyorum.Sitenin içeriğinden R10 da tanıştığım bi abi meşgul oluyor.Gerçekten işinin ehli biri.

Yazıyı yazma sebebim hem yazmayı unutup unutmadığımı görmek:) hemde bugün doğum günüm:) çok ilginç bir tevafuk olsagerek yarında bu site 1 yaşına giriyor:)

Yarışmayı birinci bitirirsem ve parayı da sorunsuz bir şekilde alırsam verdiğimiz emeğe değecek.Birinci olamasamda çok mühim değil.Birincilik ve ikincilik  arasında 1000 lira var ama eskisi gibi paraya çok ehemmiyet vermiyorum.Hayırlısı ne ise ol olsun…

makale ile yazının farkı

Her yazı, makale değildir.Ama internet alemindeki kendisine webmaster adını veren interne kullanıcıları bunun farkında değil yada farkında olmak istemiyor.
Geçen R10 da gördüm adamın birisi yazmış “Herkes Seyyocu mu olmuş? Özgün makale” diye adlandırmış.Dediğindiği konu hakkında pek bilgisi yok bu bariz.Bilmediğin, araştırmaduğığın konu hakkında yazmayacaksın.Yazdın mı? Orda burda paylaşmayacaksın…
Başlıktaki Özgün Makale yazısı dikkatinizde kaçmış olamaz.Kendi yorumunu senle benle konuşur gibi mahalle ağızı ile yazmış noktalama işareti falan hiç dikkat etmemiş.Bu şekilde makale olmaz.Bende bu konudan yola çıkarak herhangi bir yazı ile makale arasındaki farkları ve nasıl olmaları gerektiğini bu yazımda anlatacağım.Dikkat edin bu da bir makale değil yazı 🙂

  • Makale her konuda yazılamaz, yazılmamalı.Makalenin konusu bizim bakkal Mehmet amca olamaz mesela.Ama sen bir yazıda istediğin her konuyu anlatabilirsin özgürsün.
  • Makalede bir bilimsellik söz konusu.Bilimsel verilerden ve istatistiklerden yararlanma vardır ama illa olacakta değil.Yazıda ise kendine ait bir tecrübeni veya kafandan uydurduğun bir fikri dahi yazabilir insanları gerçek olduğuna inandırabilirsin.
  • Makale de bir resmiyet vardır olmalıdır.Çünkü sokak ağızı ile makale yazılmaz, yazılamaz.Normal bir yazıda ise ister sokak ağızı ister fenike dili ile yaz hiç farketmez o yazıdır.
  • Makaleyi herkes yazamaz.Yazarın belli bir kültüre ve bilgi birikimine sahip olması gerekir.Dilini gerçekten iyi bilen ve kullanabilen birisi olmalıdır.Bir yazıyı ise herkes yazar.Yoldan geçen hangi adamı çevirsen illaki bir konuda uzmandır yada bilgi sahibidir o konuda bir yazı yazar.

Bu maddeler artırılabilir ama benim gördüğüm temel maddeler bunlar.Bu yazıyı yukarıdaki ismini verdiğim arkadaş için yazmadım.Oda bu konuyu okuyorsa kusura bakmasın.Bu sadece bir başlangıç noktası.Hatta kendisine teşekkür ediyorum böyle bir yazıyı yazmama vesile oldu.

Dipnot: bu yazıyı bi yerden alıntı yaparak, kopyalayarak yazmadım.Tamamen kendi görüşlerim.İçerisinde yanlış, hatalı, eksik noktalar olabilir.